Baha AKINER

1951 yılında çıkarıldı vatandaşlıktan Nâzım. Ölümünden 12 yıl önce…

2009 yılında da tekrar kabul edildi vatandaşlığa. Yıllaaaaar yıllar sonra…

Peki, 1951 yılında ülkemizi yöneten çok büyük devlet büyüklerimiz; “Vatandaşlıktan çıkardık!” demişti de ne olmuştu ki? Gönüllerden çıkarmak mümkün olabilmiş miydi?

Bunca yıldır dilimizde, belleğimizde değil miydi o muhteşem Şiir’leri? Hem dik duruşu, vatan sevdası, hapislerde geçen iç burkan hikâyesi. Bunca yıldır yüreğimizde, taa derinlerinde değil miydi Sevgi’si?

Sait Faik, “Bir insanı sevmekle başlar her şey ” demiş ya! Ne güzel söylemiş…

Sadece kadınları değildir Aşk’ları dünya ozanının, Nâzım’ın. O; memleketine, doğaya, insana, kısacası güzel olan her şeye âşıktır, sevdalıdır…

“Âşık olmadan yaşamak, yaşamak değildir!” der mesela. Ve ekler hemen ardına: “Ve çok şükür âşığım! Bu aşk mistik manada falan değil. Her birine ayrı ayrı pratik tezahirleriyle faal bir aşk… Bana öyle geliyor ki; bir tek insana, yüz milyonlarca insana, bir tek ağaca, bütün ormana, tek bir düşünceye, fikre, birçok düşünceye ve fikre âşık olmadan yaşamak, yaşamak değildir…”

Dil böyle söyler de, yürek de bunun için atmaz mı? Yaşamı boyunca pek çok kadına âşık olmuştur ya, bilinen 13 kadını vardır Nâzım’ın. Üstelik kimi zaman sadece kendisinin âşık olması yetmiştir dünya ozanına…

Bugünkü konuğumuz ise Nâzım’ın 13 kadınından biri, tek taraflı Aşk’ı, Şükûfe Nihâl…

“Tek taraflı” derken, plâtonik değil! Nâzım, sevgisini, ilgisini belli eder; O’na Şiir’ler yazar, beğendiği kadına Aşk’ını söylemekten çekinmezdi…

Çok da reddedildi…

Bugün bir şair öldü dostlar. Bugün Şükûfe Nihâl öldü. 24 Eylül 1973’te, İstanbul’da…


1920’li yıllarda Erenköy’de bahçelerde, köşklerde edebiyatçılar toplanır, edebi sohbetler yaparlardı. O toplantıların birinde: Nâzım; bir kâğıda bir şeyler yazıp, Şükûfe Nihâl’e vermesi için Halide Nusret’e uzattı…

Halide Nusret Zorlutuna; ‘Bir Devrin Romanı’ adlı eserinde, o günü şöyle anlatır: “Şükûfe Nihâl; Nâzım’ın yazdıklarını okuduktan sonra, gülerek kâğıdı bana verdi. Bugün gibi hatırlıyorum. Kâğıtta, Nâzım’ın o delişmen yazısıyla aynen şu kelimeler yazılıydı: “Ben sizin için çıldırıyorum, siz bana aldırış bile etmiyorsunuz…”

Şukûfe Nihâl de bir edebiyatçı…

Ahmet Kutsi Tecer’in âşık olduğu, Faruk Nafiz Çamlıbel’in de Aşk Şiir’leri yazdığı kadın:

“İnce bir kızdı bu solgun sarı heykel gibi lâl,
Sanki ruhumdan uzak sisli bir akşamdı Nihâl.
Ben küreklerde, Nihâl’in gözü enginlerde,
Gizli sevdalar için yol soruyorduk nerde…”

Faruk Nafiz ile Şükûfe’nin Aşk’ı karşılıklı. Hatta birbirlerine Aşk’larını; Faruk Nafiz, ‘Yıldız Yağmuru’, Şükûfe, ‘Yalnız Dönüyorum’ adlı romanlarında dile getirdiler…


Evet dostlar, dedim ya: Nâzım ile Şukûfe bir Aşk yaşamadılar. Ama yine bize okunası Şiir ve Şiir’ler doğdu Nâzım’ın bu karşılıksız Aşk’ından. Ve bu karşılıksız Aşk; Nâzım’a, Şükûfe Nihâl için ‘Bir Ayrılış Hikâyesi’ni yazdırttı:

“Erkek kadına dedi ki: Seni seviyorum!
Ama nasıl?
Avuçlarımda camdan bir şey gibi kalbimi sıkıp,
Parmaklarımı kanatarak,
Kırasıya,
Çıldırasıya…

Erkek kadına dedi ki: Seni seviyorum!
Ama nasıl?
Kilometrelerle derin,
Kilometrelerle dümdüz,
Yüzde yüz,
Yüzde bin beş yüz,
Yüzde hudutsuz kere yüz…

Kadın erkeğe dedi ki: Baktım!
Dudağımla, yüreğimle, kafamla;
Severek, korkarak, eğilerek,
Dudağına, yüreğine, kafana…

Şimdi ne söylüyorsam,
Karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin bana…

Ve ben artık biliyorum:
Toprağın;
Yüzü güneşli bir ana gibi,
En son,
En güzel çocuğunu emzirdiğini…

Fakat neyleyim;
Saçlarım dolanmış
Ölmekte olan parmaklarına,
Başımı kurtarmam kabil değil…

Sen;
Yürümelisin,
Yeni doğan çocuğun
Gözlerine bakarak…

Sen;
Yürümelisin,
Beni bırakarak…

Kadın sustu,
SARILDILAR…

Bir kitap düştü yere,
Kapandı bir pencere,
AYRILDILAR…”

Gün, Şükûfe Nihâl dostlar. Anısına ve üretimlerine, duruşuna saygıyla…