Fazıl TÜTÜNER
Bir gün sen de öylesine sev
sevdiğim gibi benim
mırıldanan boyacının şarkısına karış
yaprakları okşayan rüzgâr
doğanın derinliğini dinle her daim
sırrına ulaş haylaz kalbinin
Yılmaz Bozan
Yılmaz Bozan öldü. Gömdüler onu. “Kanı akıyor yaralı yüreğinden, bekletmeyin, gömün onu tez elden” demiş yıkayıcı. Yüreğini açmışlardı hekimler gün önce. Geldik, aygıtlardan sözlü ve yazılı bildirildiği üzere doğru zamanda, fakat yetişemedik son göreve. Yaprakları okşayan tanıdığı rüzgâr esiyordu kabrinin üstünde. Güneş üzerimizdeydi, yeşildi vadi. O toprak altındaydı.
‘Yanlış harf bedenim’ diyorsun ya şiirinde, duymadım sesini sen yaşarken üç sözcükten öte. Şimdi, şiirini okurken ancak.” Ben geldim, gidiyorum” diyorsun şiirinde. Ah,vah, şiirlerini okumadım önce. Yabancıydın bana, selam veren saygılı kişi her seferinde. “Sessizce şiir yazıyormuşsun” demek, yanlış olur, kitapların var yayınlanmış. Üç sözcükten fazlasını etmedik karşılıklı. İki çay içmedik karşılıklı. Şimdi çok sözcük var bana söylediğin: “marşını bilmediğim hayat”,”yazacaksın bu kenti yeniden/doktorlardan medet uman”,”yoktu evimizde kitaplığımız/İl Halk Kütüphanesiydi çocukluğum.”
Geliyor, gidiyordum. Yolunu şaşırmış bir gezgindim kentinden çıkmayan. Bir gün kitabını verdin bana sokakta, adımın önünde ‘değerli’ yazan. Ah, mor acı içimde, kitaplığımda yitmiş kitabını şimdi okuyorum, yüreğin kanarken toprağın altında. Biliyorum, eksik bir yaşam benimki. İsmini bilmiyorum ayakkabı boyacımızın apartmanımızın kaldırımındaki; kestane satıcımız kadının, her an penceremden gördüğüm. Yıllar sonra da ad sorulmaz ki. Baktım da görmedim kaç kez, sen arkadaşların tablolarını asarken, selam verdim de görmedim seni, beni saygıyla selamlarken. Görebilmek için o kadar çok şey yapıyorum ki hayatımda oysa: okuyorum, dinliyorum, gidiyorum, geliyorum, düşünüyorum sokaklarda yürürken. Bakmamla geçiyor zaman, sen görmüşsün şiirlerinde. Seni görmemişim. Ben de marşını bilmiyormuşum hayatın. Ortak yetmezliğimiz varmış hayatta.
“hesap kitaptan anlamam/duyguya imge yüklemek benimkisi” diyorsun ‘Sanat Sokağı’ adlı Hülya’ya yazdığın şiirde. Sanat Sokağı var, Hülya var mı? Şiir kitapları satılmıyor. Geçim sağlanamıyor ne yazık ki duyguya imge yüklemekten. Orhan Veli de:” beni bu güzel havalar mahvedecek “ demiş ayrılmış memuriyetten. Erken ölmüş senin gibi. Nasıl yaşayabildin insana saygıyı ve sevgiyi yitirmeden bunca yıl yanlış harf bedeninle. Bir gün can kurtarıcıyı çağırmışlar, seni taşımışlar arkadaşların sedye üzerinde, kan akarlarına teller takmışlar. Bir feryat mıydı hayata fırlattığın? “birbirini tanımayan acılar”mıydı biriktirdiğin” Duymadım kardeşim. Bak kardeş olduk sen öldükten sonra. Duyguya imge yüklemek bedel mi ister insanlar işe giderken. Ne duygularını duydum, ne imgelerini okudum. Ne feryadını işittim yanlış harf bedeninin. Oysa ne kadar yakındaydın. Söyledim ya, ne kadar uzağındayım bazı yakınların.” Ne kadar çok horluyor, bu kadar çok da horlanmaz ki” diyordum uykumun arasında, yarım asır önce. Meğer son nefeslerini veriyormuş. Sabah yatılı müdürü girdi yatakhaneye, üç dört yatak ilerdeki arkadaşımın haplar içerek canına kıydığını söyledi. Ne kadar uzağındayız bazen yakının. Ne kadar uzağındayız bazen hayatın.
Duyguya imge yükleyenlerin yaşamını kolaylaştırmaktır, yaşatmaktır uygarlık. Yaşamı iptal edilen kız kardeşten söz var kitabında. “gel yenidünyalar kuralım/aramızda en güzel/delilik halleri.” Uslu bir adamdın görünürde, gülümseyen. Bilemedim biriktirdiğini delilik hallerini içinde. Delilik halleri biriktirilirse sessizce içerde, yaşamı iptal olur bir kızın, bir şairin, bir mırıldanan boyacının, kimse bilmez. Salt akıllı haller yetmiyor yeni dünyalar kurmaya. Yaşayacaktı belki genç kız, belki şair, belki boyacı.
“Bir yalnızlık teorisyeni” olarak “en eski avlusunu arıyor mahallenin” “ölüm için olgunlaşan”, “çocukluğuna borçlanan” adam şiirinde. O sen misin? Sen yaşamlarımızı gördün de mi yazdın? Biz seni göremezken, sen kitap satıcılığına soyunduğun günlerde, tezgâhının ardından bizi mi gördün. “Bıktın botokslu egolardan” Papyonumla geçerken tezgâhının önünden, o, ben miyim, yazdığın kitabını verdiğin, okumadığım, kitaplığımda yiten. İmzalı kitaplar yitiyor kitaplığımda, adımın önünde ‘değerli ‘yazan. Sen öldün, kitabını okuyorum şimdi. Değer neresinde? Üç sözcükten öte, sana senin şiirini okusaydım. “ Ayazın hükmünün geçmediği kambur”u, “belleği parçalanmış nar”ı, “manzara yalnızı”nı, “ bahçenin ruhunu süren sonbahar” ı, “mahalleye sığmayan sevmek”i konuşsaydık. Bir çay, bir daha.
“Dolunayın sevincini bıraktığı yerde” “mevsimlerin değişen yüzünde” “tohum eski tohum değil/insan eski insan hiç” Eski insan hiç değiliz, biraz da şiirinle dönüşüyoruz bu aralar biraz daha.
08.12.2016






