Baha AKINER
“Aç parantez, ‘Günaydın lan yaşamak!’ kapama siktir et, açık kalsın parantez.”
Açık kalsın!..
Tam da şimdiye kadar benzerini yaşamadığımız bakire zamanda; şairlerin dizelerini şair tezgahlarında eksiğinden bozdurduğu can pazarında…
Günaydın yaşamak! Şu anda ne kadar yitik ve zor olsan da…
Hangi kelimeleri kursam sana Usta,
Hangi sözcükleri kullansam sanki yetersiz kalıyor…
O’nu tanımlayacak birçok tek kelimelik seslenişler var tabi…
Önce insan!
Sonrası mı?
Hep üreten bir sanatçı. Sahne tozuyla beslenen bir tiyatrocu. Bir düşünür. Bir laf cambazı. Yüreklere dokunan bir arkadaş, dost, baba, ağabey…
Gün, Ferhan Şensoy dostlar…
26 Şubat 1951’de doğdu Usta. Samsun, Çarşamba’da…
Binyıllardır süregelen evrende şairler “Yaşamak” konusunda neler neler söyledi, neler neler yazdı. En kısa, net, anlaşılır ve aynı zamanda olabildiğince derin olanını Nâzım söyledi dostlar “Davet” adlı Şiir’inde:
“Dörtnala gelip Uzak Asya’dan;
Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan,
Bu memleket bizim…
Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benzeyen toprak;
Bu cehennem, bu cennet bizim…
Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın!
Yok edin insanın insana kulluğunu,
Bu dâvet bizim…
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine,
Bu hasret bizim…”
Ferhan’gi şeylerle doluydu ya hayatı. Ferhan Şensoy anlatıyor:
“Tuncel Kurtiz bir gün Ses Tiyatrosu’na geldi. Şeyh Bedreddin’in oyununu oynamak istediğini söyledi ve kabul ettik. Birkaç gün sonra bir anlaşma yapmak istedi. O gece oturdum iki maddelik bir sözleşme hazırladım:
Madde 1: Tuncel Kurtiz Ses Tiyatrosu’nda Şeyh Bedreddin oyununu oynayacaktır.
Madde 2: Anlaşmazlık halinde Ferhan Şensoy ve Tuncel Kurtiz dövüşürler.”
Münir Özkul’un hastanedeyken tedavi ve diğer tüm giderlerini üstlenen, adına geceler düzenleyen ve biriken borçlarını ödeyen Ferhan Şensoy anlatıyor yine: “Her gün mektuplaşıyorduk. Hiç yazmaya vakit yoksa boş koyardık kâğıdı zarfa. Bu ‘Seni seviyorum’ demekti…
Sevgi insanı, Aşk insanı bir yandan…
Bir söyleşide, babası Yusuf Cemil Şensoy’un nasıl tiyatrocu olmasını istemediğini şöyle anlatır Usta: “Babam tiyatrocu olmamı istemiyordu. Sürüneceğimi düşünüyordu. ‘Şahları da Vururlar’ın üçüncü yılında izlemeye geldi annemle. Heyecandan ölmek üzereydi. Ben sahneye çıkınca babam suratıma hiç gülmedi. Ben yokken kahkahalar atıyor, ben çıkınca sus pus. Yıllar sonra bir akrabamıza şöyle demiş: ‘Ferhan çok büyük işler başardı. Hiç tahmin edemediğim yerlere geldi. O’nunla gurur duyuyorum.’ Babam benimle gurur duyduğunu bana hiç söylemedi…”
Ben yaşamadım bu ‘derin yalnızlığı’ ama yaşayan nice insanlar var biliyorum. Nice insanların kazanılmış çaresizliklerini görebiliyorum. Annesi, babası hâlâ başında olan ve bir türlü o derin yalnızlıktan kurtulamayan ve bir türlü büyüyemeyen koca koca çocuklar onlar. Annesi ve babası olmayanların yaşadıklarını ve ömürleri boyu yaşayacaklarını anlatmıyorum bile. Sevdiğini demeli dostlar! Yüzüne yüzüne söylemeli hatta. Oldu da yapamıyorsun; bunu kâğıda dökmeli, bir şekilde demeli “Sevdiğini…”
Sevmek dedik de! Ferhan Şensoy’un yaşadığı ve ‘Yarım kalmasaydı Aşk olmazdı!’ dedirten bir Aşk hikâyesinden de bahsedelim biraz: Ferhan Şensoy ve Civciv…
Ferhan Şensoy “Kalemimin Sapını Gülle Donattım” adlı kitabında anlatır hazin bir anısını, yarım kalmışlığını, en ederi kendinden menkul hüzünlü Aşk hikâyesini…
Evet, Ferhan Şensoy’u dinlemeye devam edelim:
“Akademiye sonuçlara bakmaya gelmişiz. Baraj sınavı sonuçları listesinde kendi adımı buluyorum, notum on beş! Sevinçten zıplıyorum. Aslında hayatımda hiçbir zaman sevindiğim için zıplamadım. Burada film icabı, yönetmenin ısrarıyla sıçrıyorum. Yanımda sarı saçları kısacık kesilmiş bir kız zıplıyor, barajı aşmış…
Birden birbirimize dönüyoruz kızla, bakışıyoruz! Kamera bir O’na, bir bana yakın plânlar patlatıyor üst üste. Şak sarılıyoruz birbirimize barajı aşmanın ortak sevinciyle ve hikâyenin icabı tanışıyoruz Gönül’le. Bu benim ilk başrolüm…”
Müsaade eder misin Ferhan ağabey…
Araya girelim dostlar: Bu tanışma büyük bir Aşk’ın ilk tohumlarıdır aslında. Artık Ferhan Şensoy, Gönül Bayraktar’ın Çılgın’ı; Gönül Bayraktar ise Ferhan Şensoy’un Civciv’idir…
Çok paylaşımlı ve olabildiğince karşılıklı bol Sevgi’yle geçen zaman sonrasında Ferhan Şensoy, Akademi’nin Mimarlık bölümünü kazanır. Gönül Bayraktar ise memleketi İzmir’e geri döner…
Aşk’tır yaşanan ya…
Ve hasret olabildiğince yüreklerde…
Bakmayın siz “Gözden ırak olan gönülden de ırak olur” safsatalarına. Aşk’sa yaşanan; buram buram özlemden, hasretten beslenir zaten o Aşk, an be an…
Kırtasiyelerden mektup kâğıtları, zarflar alınır. Bir tutam saç teli, kokusunu hatırlatacak parfümeri…
Başlar karşılıklı Aşk mektupları…
” Civciv’im benim! SEN’i çok özledim. Ben iyiyim yavrum, gözlerim ağlıyor! Fevzipaşa Bulvarına selam. Güvercinlere de. Benim olan her yerinden öperim. Çılgın’ın…”
Gel zaman, git zaman. Her Aşk hikâyesinde olduğu gibi tamamlanamaz hayaller, yarım kalmışlıklarla dolu bu Aşk hikâyesi de biter…
Civciv, hostes olur ve başka biriyle nişanlanır…
Zaman durur mu? Durmaz efenim! Yine gelip geçer. Ben diyeyim üç, siz deyin beş vade sonra Ferhan Şensoy yani namı diğer “Çılgın” Fransa’da bir tiyatro turnesinde…
Gerisini yine Ferhan Şensoy’dan dinleyelim: “Bir sabah, gardan Almanya baskısı bir Türk gazetesi alıp biniyorum trene. Gazetenin birinci sayfasında bir uçak enkazı fotoğrafı! Paris’te Boulogne ormanına düşmüş bir Türk Hava Yolları Uçağı. Kimi ölenlerin isimleri, kimilerinin fotoğrafları var. En başta Civciv’in fotoğrafı…”
Sonrası mı?
Anılar trenine binmiş ah’ları, vah’ları, tamamlayamadıkları, yarım kalmışlıkları…
Sonrası sonsuzluk dostlar!
Sonrası, üstü kabuk bağlamayan, an be an yaşanan acı…
Alışılmıyor. Zamanla acın hafifler gibi olur. Ama boşlukları hiçbir zaman dolmuyor. En mutlu olduğun anlarda bile yüreğinin bir köşesi buruk kalıyor. Sanki sevinmeye hiç hakkın yokmuş gibi utanıveriyorsun birden. Onca kalabalığın içinde yine yapayalnız hissediyor, yine bir yanın hep eksik kalıyor. O’nsuzluğun yarattığı yoksunluk, ömür boyu yaşıyor senle. Yaşam artık, yarım yamalak…
“Gençliğimde gıcık olduğum amcalardanlaşmakta mıyım?” sözünü hatırlıyorum şimdi mesela. Bilirsiniz; Usta, çoğu özdeyişinin ardını böyle bağlardı: “… ta mıyım?” Sorgulatırdı insanı. En kestirmeden zihnine girerdi, “…mı acaba” dedirtirdi…
“Çok kadınlar bilmek gerek, bir kadının kıymetini bilmek için…” de derdi. İlk başta çapkınlığının uzantısı bir cümle gibi gelirdi insana. Çapkınlık yapmış da, yakalandığında bahanelere sığınmış gibi. Değil aslında. Bir şeyin kıymetini bilmek için gerçekten, o şeyi kaybetmek gerekir. Bahçende çiçek açtıran, saçını savuruşu – konuşması ve gülüşüyle başlı başına bir Şiir sebebi olan kadını kaybetmekse, dünyanın sonu gibidir. Bir insan bir şeyin değerini, yanındayken değil de, kaybettikçe öğrenir. Ne yazık ki bu durum böyledir. Ne kadar karşı çıksak da bu hayatımızın gerçeğidir. Usta’nın çapkınlığını aklamış gibi görünsem de, bu sözünü çok önemserim ben de…
Ya şu paradoksu Usta’nın? Sigara içen herkesin yaşadığı belki de: “Canım sıkılınca bir sigara yakıyorum. İçince öksürüyorum, öksürünce tükürüyorum. Tükürünce damağım kuruyor, hemen şarap içiyorum. Fakat bütün bunların bende bir alışkanlık yapmasından korkuyorum. Bu düşünce bende efkâr yapıyor, hemen bir sigara daha yakıyorum. Her efkârlandığımda sigara yakmanın bende alışkanlık olmasından korkuyorum sonra. Ben canım sıkıldıkça sigara içiyorum ve yıllardır çok acayip sıkılıyor canım…” Başınız döndü değil mi? Neresinden yakalasanız, orasından tekrar boşalıyor ipi. E’ boru mu af edersiniz; Usta, ‘Söz ebesi’…
Hangi kelimeleri kursam sana Usta, hangi sözcükleri kullansam sanki yetersiz kalıyor. Seni tanımlayacak birçok tek kelimelik seslenişler var tabi… Önce insan! Sonrası mı? Hep üreten bir sanatçı… Sahne tozuyla beslenen bir tiyatrocu… Bir düşünür… Bir laf cambazı… Yüreklere dokunan bir arkadaş, dost, baba, ağabey…
TRT Ankara Televizyonu’nda çalışırken; 90’lı yıllarda, bir program öncesi ve sonrasında tanışmıştım seninle. Benim için de bir güzel insan, bir arkadaş, bir dostsun ve hep öyle kalacaksın Ferhat ağabeyim…
Yaşanmışlıkları, yarım kalmışlıkları, özlü sözleri; yani anlatacaklar Usta’yla ilgili daha çok var da; Şiir’le, Şair’le bitirmeli Usta’yı anmayı: “Ağustos yirmi iki, dediler: ‘Ustan ölmüş’. Çok komiksiniz Azrail, Turgut Uyar ölür mü?”
Şiir’le bitirelim dedik ya! Masalları ve Şiir’i bağlayalım hayata. Buyurun efenim, her sevdiğimi toprağa gömdüğümde, hele ki bu kadar kaybın yaşandığı şu garip zamanda hissettiklerimi anlatan, üçüncü Şiir kitabımda yer alacak olan “Çok Sevdiğin Ölmüyor” Şiir’im…
Ferhan Şensoy’la birlikte kaybını tüm ağırlığıyla yüreğimde yaşadığım sevdiklerime:
Çok sevdiğin ölmüyor!
Alıştığın silüetini artık o gözlerin görmüyor.
Bir yanın eksik kalıyor,
Hep arıyorsun…
Hayran olduğun sesi boşlukta kayboluyor!
Arafa kulak kabartıyor,
Duyumsamaya çalışıyorsun…
Kazılıp toprağa bedeni gömülüyor!
Seferi yalnızlıklara düşüyor,
Toprağına karışmak istiyorsun…
Adı ağaçlara kazınıyor,
Yokluğu Şiir oluyor dizelerde,
Sevgi’si yüreğinden silinmiyor…
Ama ölmüyor işte!
Ölmüyor;
Ayaza boyandığın,
Kırık dökük rüyâlarla dolu gecelerde…
Hayâllerin yorgun,
Göz bebeklerinde öylece bekliyor.
Kaderine razı, susuyor kanayan cümlelerin.
Solgun satırların alıyor demini…
Çok sevdiğin ölmüyor!
Cenazesi bir selâyla kaldırılmıyor hatıraların…
Çok özlüyorsun
ve ölmüyor işte!..
Ruhun şâd olsun Usta. Dediğin gibi bu hayatta, “Ne kadar da seçme sapan şeyler yaşıyoruz.” Özlem, Sevgi ve saygıyla…







