Baha AKINER
Cevat Çapan ki; kendisine “Sinekeş” diyecek kadar sinema gönüllüsü, tiyatro akademisyeni, şair, çevirmen ve yazar…
“Akşamları;
Kapı önünde oturur konuşurduk,
Bekleyen yaşlı kadınlarla…
Bir daha döner miyiz diye,
Sorar gibi bakardı gözleri;
Koparıp savrulduğumuz yerlerden,
Kök saldığımızı sandığımız topraklara?
Bu esen yel zaman denizinde,
Uzaklaşan adanın tuzunu taşırdı çakıllı kıyılardan…
Turuncun rengi solardı,
Örtüleri havalandırmak için çeyiz sandıklarını açtıklarında.
Cibinlikler denizin nemiyle salınırdı balkonda.
Bir gemi belirir kaybolurdu ufukta…”
*****
Erzincan’ın Kemah ilçesinin Pekeriç köyünden bir delikanlı. Köyleri bir Ermeni köyü ama babası İstanbul’da kuru kahvecilik yapar. Ermeni arkadaşlarıyla Trabzon’dan vapura binip İstanbul’a babasının yanına gelir. Yolda da arkadaşlarından Amerika’yı; orada nasıl canlı, çekici bir hayat olduğunu duyar…
İstanbul’da babasıyla pek anlaşamaz. Biraz para biriktirince bir gemiye atlayıp önce Cezayir’e, sonra Marsilya’ya gider. Oradan da sözde Amerika’ya giden bir gemiye biner. Kandırıldığını Hollanda Guyanası’na yani Surinam’a indiğinde anlar. Oradan her nasılsa Küba’ya geçer ve Santiago’da tam 24 yıl yaşar. Burada iş insanı olur ve Emilio Çapan adını alır…
“Adaları seven bir adam,
Adaları da kadınlar kadar…
Bir adam; gelip dağ köylerinden,
Han kahvelerinde duran…
Bir köylü, imparatorluğun payitahtında!
Bir kaçak, Cezayir zindanlarında!
Bir yolcu, Marsilya’dan…
İkinci Abdülhamit’in padişahlığında,
Kalkıp Havana’ya giden babam…”
Böyle tarif eder ya dizelerinde babasını Cevat Çapan. 24 yıl ülkesinden ayrı yaşayan Emilio Çapan, Cumhuriyet kurulduğunda ülkesine döner. Kardeşinin Darıca’daki fırınını işletmeye başlar. Orada komşuları Girit mübadili Fatma’yı sever ve bu Aşk’ın meyvesi Cevat Çapan, 18 Ocak 1933’te Darıca’da doğar…
*****
Darıca İlkokulu’nda eğitim hayatına başlar. Okuma yazmayı öğrenince de kitap okuma sevdası baş gösterir. Özellikle babasının yönlendirmeleriyle “Pardayanlar” başta olmak üzere Hz. Ali Cenknamelerini ve halk hikâyelerini okur çokça…
Bu yıllarda babası da sürekli hikâyeler anlatarak oğlunun imge dünyasının gelişmesine katkıda bulunur. En çok anlattığı hikâye ise Pardayanlar’dır. Babasından öğrendiği ilk Fransızca sözler de Baba Pardayan’ın oğluna öğütleridir:
“Kadınlardan sakın!
Saçları yılandır, seni sararlar.
Gözleri ateştir, seni yakarlar…”
Ama babasının Cevat Çapan’a verdiği dersler yalnızca Pardayanlar değildir:
“Babam iki tek atınca, ‘Hadi seni karpuzlara götüreyim’ derdi. Karpuzlar Gebze’de oturan kızlardı. Annem kızarır, kızar, ‘Bey, çocuk daha küçük!” diye çıkışır, mutfağa gider ağlardı. Babam karpuzdan anlardı…”
Babasının oğluna öğrettiği bir şey de rakı içmektir. Daha 3-4 yaşlarındayken O’nu rakı sofralarına taşımaya başlar. Önce mezelerin lezzetine alışan Cevat Çapan, zamanla mezelerin yanında rakı içmeye de başlar…
Evlerinin yanındaki mescitte ise taşbaskısı kitaplar satan bir seyyar kitapçı vardır. İlkokul yıllarında bu kitapçıdan aldığı Hazreti Ali Cenkleri, Tahir ile Zühre, Arzu ile Kamber, Kan Kalesi, Hayber Kalesi gibi kitapları okumaya başlar. Yalnız kendi kendine değil. Evlerinin altındaki fırında çalışan işçilere de okur bu hikâyeleri. Aralarında saz çalıp, türkü söyleyenler olur, onlardan da ilk türküleri öğrenir…
Girit göçmeni olan teyze ve annesinden Rumca masallar ve şarkılar dinlerken, o da onlara; dönemin ünlü yazarları olan Kerime Nadir’in, Güzide Sabri’nin, Muazzez Tahsin’in, Esat Mahmut Karakurt’un romanlarını okur…
*****
İlkokul bitince aile Cevat Çapan’ın gidebileceği iyi bir okul düşünmeye koyulur. Amcasının aklında Galatasaray vardır, babasının ise Robert Kolej. Robert’te karar kılınır ve aile 1945 yılında İstanbul’a taşınır…
Aynı yıl başladığı Robert Kolej’den 1953’te, “James Joyce” konulu tezi ile mezun olur. Bu sekiz yıl; müzikle, tiyatroyla, dünya ve Türk edebiyatıyla tanıştığı hayatını şekillendireceği ve yönlendireceği bir zamandır…
Bu süre içerisinde; Fuzuli, Nedim, Şeyh Galip şiirleriyle ilgilenmeye başlar ve aruzu öğrenir. Aynı zamanda Yahya Kemâl Beyatlı’nın ve Ahmet Haşim’in tadına varır. Türk şiirinin “Garip” akımıyla, Oktay Rifat, Melih Cevdet ve Orhan Veli’yle yeni bir döneme girdiği, Nâzım Hikmet’in yasaklı olsa da şiirlerinin elden ele gezerek okunduğu yıllardır bunlar. Garip şiirinden ve Sait Faik üslubundan etkilenir…
*****
Şair Erdal Alova, Cevat Çapan’ın dizelerindeki tonlamaya ve dramatik sese vurgu yaparak şiire gizlenmiş müziğine değinir: “Hacı Arif Bey’i, Şevki Bey’i, Sadullah Ağa’yı hiç dinlememiş biri için, neredeyse olanaksızdır Cevat Çapan’ın şiirine girmek. Böyle biri kuşkusuz, bu şiiri anlayabilir, sevebilir ama havasına tam anlamıyla giremez. Türk musikisinin makamları bir sis gibi gezinir Cevat Çapan’ın şiirlerinin arasında.”
Cevat Çapan’ın dizeleri arasında duyulan bu müzik boşuna değildir. Cevat Çapan’ın ’ın tamamına eremese de bir ‘müzisyenlik’ denemesi vardır. Ortaokul yıllarında komşuları olan Hüsnü Tüzüner’den santuri dersleri alır. Belediye Konservatuvarı’nın her salı akşamı Tepebaşı’ndaki komedi kısmında verdiği, Eyyubi Ali Rıza Şengel’in şefliğindeki Klasik Türk müziği konserlerini de hiç kaçırmaz…
*****
Dünya şiiriyle kurduğu ilk yakınlık da Kolej yıllarına rastlar. Robert Louis Stevenson, Walter Scott, Charles Dickinson ve niceleri…
Özel ilgi duyduğu Homeros’un “Odysseia”sı ve “Binbir Gece Masalları”, babasından dinlediği gezi serüvenleri, Darıca’daki çocukluk yılları, ilkokulda okuduğu halk hikâyeleri gibi dünya ve Türk edebiyatıyla kurduğu bu yakınlık da hiç kuşkusuz onun kendine özgün şiirine yön vermiştir…
Tiyatro ve gösteri sanatlarına duyduğu ilgi, zaman zaman oyunculuk denemelerine de yol açar…
Çeviriye olan ilgisini okuldaki çeviri dersleri pekiştirir. İlk çevirisini de, ilk şiirini de lise sıralarındayken yapacaktır Cevat Çapan. Carl Sandburg’tan çevirdiği iki kısa şiir, 1951 yılında Varlık dergisi sayfalarındadır. Şiirleri ise önce Robert Kolej’in edebiyat dergisi “İzlerimiz”de okuruyla buluşur, sonra da ilk defa 1 Mayıs 1952 tarihli Varlık’ta…
*****
Edebiyatla, tiyatroyla, müzikle yoğrulmuş bu genç entelektüel zihin, “James Joyce” üzerine yazdığı bitirme teziyle liseden mezun olur ve evden edebiyat okumak için izin çıkmayacağını düşününce iktisat okumaya Cambridge Üniversitesi’ne gider. Ancak aklında ömrünü edebiyatla uğraşarak geçirmek vardır ve İngiliz Edebiyatı bölümüne kaydolur…
Çok geçmeden ünlü bir yazar olacak Slyvia Plath ve Plath’ın eşi, Çapan’ın şiirlerini çevireceği Ted Hughes ile aynı çatı altındadır. İngiliz şair Antonia Byatt da o yıllarda Cambridge’tedir…
Cambridge’te nice şair, yazarla tanışır. Mesela hocalarından biri 20. yüzyılın en önemli edebiyat eleştirmenlerinden Francis Raymond Leavis’tir…
Fakat belki de Cevat Çapan’ın en büyük şansı, tiyatronun İngiltere’de devrim yaptığı yıllarda Cambridge’te bulunmasıdır…
1955 yılında “Godot’yu Beklerken” Londra’da sahne alır. Çapan, Cambridge’e gittiği ilk yıl içinde John Whiting’in “Marching Song/ Yürüyüş Türküsü”nü seyreder ve oyunu çevirmeyi aklına koyar…
Cambridge yılları aynı zamanda John Osborne ve Arnold Wesker gibi İngiliz tiyatrosuna yön verecek genç oyun yazarlarıyla karşılaşma fırsatıdır da. Sonraki yıllarda Türkiye’ye döndüğünde bu öncü yazarlardan Wesker’in “Kökler” oyununu çevirecektir…
*****
endisine ‘Sinekeş’ diyen Cevat Çapan gibi bir sinema tutkunu için İngiltere’de bulunmak, aynı zamanda sinema tarihinin canlı tanığı olmaktır…
1956’da üniversiteden mezun olur. BBC Türkçe servisinde çalışmaya başlar. Böylelikle John Osborne gibi genç yazarların İngiliz tiyatrosunda yaptığı sarsıntının ve Lindsay Anderson, Karel Reisz gibi belgesel sinema yönetmenlerinin başlattıkları “Özgür Sinema” hareketinin İngiltere’de yarattığı etkinin havasını solur…
1957 yılının Aralık ayında Türkiye’ye döner ve hemen askere gider. Tuzla Uçaksavar Topçu Okulu’nda Yedek Subaylık eğitimini aldıktan sonra Ankara’da; Milli Savunma Bakanlığı, protokol şubesinde askerliğini yapar…
Cevat Çapan’ın askerliğini yaptığı 1950’li yılların sonları Ankara, bir sanatçılar merkezidir aynı zamanda. Turgut Uyar’la, İlhan Berk’le, Can Yücel’le hafta sonları buluşup arkadaşlık etmektedirler…
Askerdeyken de boş durmaz Cevat Çapan. İngiltere’deyken “Yürüyüş Türküsü” oyununu seyredip çevirmeye karar verdiği John Whiting için, Muhsin Ertuğrul’un Pazar Postası’nda “Onsuz bir İngiliz tiyatrosu düşünülemez.” yazdığını okur. Oyunu derhal çevirip Muhsin Ertuğrul’a götürür…
Ertesi gün gazeteyi açıp baktığındaysa Muhsin Ertuğrul’un Devlet Tiyatrosu Genel Müdürlüğü görevinden alındığını okur. Yıl 1959’dur ve o gün bugün Whiting’in bu oyunu, Devlet Tiyatrosu repertuarında oynanmayı beklemektedir…
*****
Askerden dönünce Cevat Çapan’ın iş derdi baş gösterir. Şimdi ne yapacaktır? Sinemayla her zaman içli dışlı olan Çapan’ın aklının bir köşesinde sinemacılık vardır. Yeşilçam’da çalışmayı düşünür…
Hatta bir sinema önünde karşılaştığı, Robert Kolej’den arkadaşı Halit Refiğ’in “Beraber çalışalım, ben yakında bir film çevirmeye başlayacağım, asistanlık yapabilirsin, senaryo yazabilirsin” teklifine sıcak bakar…
Aynı dönemde kendisine bir öneri daha gelir. Bu kez askerlik dönüşü tanıştığı Sabahattin Eyüboğlu, “Niye üniversiteye girmiyorsun?” diye soracaktır. Ve bu öneri ağır basar. Cevat Çapan İstanbul Üniversitesi’nde hocalık yıllarına ilk adımını atar…
1960’ta, İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde asistanlığa başlar. Böylelikle de İngiltere dönüşünden sonra önünde yepyeni bir hayatın sayfaları açılır…
Engin Cezzar’ın kardeşi Mine Cezzar’la yaptığı kısa süren ilk evliliğinin ardından ikinci evliliğini, asistanlık yaparken tanıştığı öğrencisi Gönül Sipahi ile yapar…
*****
1962 yılında evlenir evlenmez İngiltere’ye bu sefer doktorasını yapmak için giderler. Ve yolu yine Cambridge Üniversitesi ile buluşur. Doktora tezinde “İrlanda Tiyatrosu’nda Gerçekçilik”i ele alır…
Bu arada geçen iki yıllık süreçte Gönül Çapan da aynı üniversitede okutmanlık yapar…
Çok uzun zaman geçmeden iki kişilik aile büyür. 3 çocuğu olur Çapan ailesinin. Çocuklarını ve ailesini anlatırken şu dizelere ve adeta kelimelerin sevişmesine de bir bakmak gerekir:
“Bir yaştan sonra,
Sınırsız bir çağrışımlar zinciridir hayat!
Başka kokular, başka görüntülerle;
Saldırır üstüne tekleyen belleğinle…
Birden başka adlarla uyanırsın,
Bir dağ yamacında daldığın düşten…
Bir İsveç filminde miydi?
O küçücük madenci çocuğu
Auguste Renoir’ın adını hecelemeye çalışan?
Her şey ne kadar külrengi ve dağınık,
Gökle denizin maviliği ötesinde…
Bir kadın “Gecenin Matemi”ni söylüyor öğle üzeri
ve herkesten bir şeyler kalan bu sokaklarda,
Kırılan camdan kalplerin parçalarını toplarken,
Belalısı gizlice zehirliyor içindeki aylak köpeği…
Ve uzakta; düşlediğim Girit’te belki de,
Denize eğilen çamları yıkıyor yıldızlar…
Sonunda sana sığınıyorum, ey şiir!
Rüzgârları, fırtınaları yararlı kılan…
Yaşarken, güzel adlar koydum çocuklarıma:
Nigar, Leyla, Alişan…”
Çocukları, bu güzel adları biraz da Cevat Çapan’ın Darıca’daki çocukluk yıllarından âşina olduğu Karagöz oyununun verdiği esine borçludur. Çapan; Darıca’da geçen çocukluk yıllarında, henüz küçücük nahiyenin tiyatroya, sinemaya ve elektriğe sahip olmadığı zamanlarda tanışır bu gölge oyunuyla…
Robert Kolej’de düzenlenen eğlence gecelerinde de Karagöz oynatır. Çok sonraları, 1972-1973 yıllarında ise Nurettin Sevin’in açtığı Karagöz kurslarına katılır…
*****
Yine hasret ağır basar ve 1978 yılında yurda döner…
Cevat Çapan’ın geleneksel Türk tiyatrosundan modern tiyatroya, oyunculuğa ve tiyatro çevirilerine yansıyan tiyatro sevdası, tiyatro bölümünde çalışma arzusuna dönüşür…
1978-79 yıllarında, Devlet Tiyatroları Edebi Kurul Başkanlığı yapar. Çok istemesine rağmen İstanbul Üniversitesi Edebiyat Bölümü’nde tiyatro bölümü kurulamayınca, 1980’de şimdiki adıyla Mimar Sinan Üniversitesi olan Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’ne geçer…
1980-1996 yılları arasında 16 yıl boyunca Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Sahne ve Görüntü Sanatları Tiyatro Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yapar…
1981’de aldığı Fulbright bursuyla; bir yıllığına, New-York Üniversitesi’ne gider ve burada Amerikan şiiri ve tiyatrosu üzerine incelemeler yaparak aynı zamanda İngiliz Edebiyatı dersleri verir. Cevat Çapan, Amerika’da bulunduğu sürede aile bütçesine katkı sağlamak için evlere boyacılığa bile gitmiştir…
1990’lı yılların başında Boğaziçi Üniversitesi’ndeki tiyatro kürsüsünde kısa bir süre öğretim üyesi olarak çalışır. Aynı yıllarda kendi deyimiyle ‘iyi bir şeyler yapabilmek’ amacıyla İyi Şeyler Yayıncılık’ı kurar…
1996-2002 yılları arasında; kurucu dekanlık yaptığı Yeditepe Üniversitesi Fen ve Edebiyat Fakültesi’nde, İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünün de kürsüleşmesini sağlar…
2009 yılında Anadolu Üniversitesi’nde Tiyatro Bölümü’nü kurar ve burada da öğretim üyesi olarak kısa bir süre görev yapar…
Daha sonra Işık Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Müzik ve Sahne Sanatları Bölümü’ne geçer ve buradan emekli olur…
*****
İnsan yetiştirir ya ömrü boyunca. Öyle yücedir yüreği. Uzun yıllar yaptığı hocalık büyük bir keyiftir Cevat Çapan için. Kendi deyişiyle “Evde kalmış oyunculuğunun dışa yansımasıdır.” Aynı zamanda şöyle der bu konuda: “Hocalık, aktörlüğe benzeyen bir meslek. Tek kişilik gösteri yapıyorsunuz. Seyirci rolünde öğrenciler var. Kaçma seçenekleri yok.”
Çevirmenlik ve hocalık ağır bassa da hayatında, şiir yazma tutkusundan da hiç vazgeçmemiştir Cevat Çapan. Sadece İngiltere’ye gittiği ilk yıllarda şiir yazmamıştır. Şiir yazma tutkusu ancak 1970’lerden sonra yine peşine takılacaktır…
Cevat Çapan’ın yaşamına baktığınızda da, O’nu şair yapan yollarda ve ilginç yol ayırımlarında nice zengin yaşam birikimi olduğunu kolaylıkla görebilirsiniz. Ve bu yaşam parçalarının hayat denilen o usta terzi tarafından nasıl ustalıkla birleştirilip geliştirildiğini de…
Nice nice yıllara kıymetli bilgem! Nice nice paylaşımlara, sağlıkla, huzurla, mutlulukla…





