Fazıl TÜTÜNER

Ay ışığını yükselişinden batışına dek, engelsiz görebildiğim,  insansız kıyıda,   bol deniz rüzgârı alan eve taşındım. Bir yanımda deniz, ufka dek kıpırdıyor; binyılların yiten denizcilerini anlatıyor; diğer yanımda sıradağlar karlı zirveleriyle denize koşut uzanıyor. Dağlardan gelen çam kokusunu yanımda taşıyorum sabah, akşam. Güneşin doğduğu yöne çevirince bakışlarımı, önce boş gözüken;  sonra çok önceki nesillerden kaldığını bildiğim sütun başları tarlalara dağılmış. İlerde henüz devrilmemiş, kaç asırdır dik durmaktan yorgun, sıra sütunların siluetleri görünüyor.

Akşamları karanlık çöküp ay yükselirken, tanımadığım uğultular, hışırtılar, hıçkırıklar, fısıldaşmalar duyuyorum. Sesin geldiği yeri bulacakmışım gibi, başımı çevirdiğim oluyor. Tapınak kalıntılarının, sürüngenlerin,  geceleri uçan yarasaların kendilerine özel ayrı ayrı sesleri olmalı.. Yollar ve minibüs şarkıları uzakta kaldı, kamyon sesleri yok burada. Ayaklarımı balkonun duvarına uzatıyorum, uyuya kaldığım oluyor. Şehirde yaşarken gördüğüm rüyaları uyanınca hatırlamazdım, şimdi yeni ortamımda kendimi yüzlerce yıl öncesinin bir heykel yontucusuyla veya gezgin ozanıyla konuşurken yakalıyorum. 

Bazı günler güneş batıp karanlık çökmeden, pardösüsü uzun, saçlarını başının ardında at kuyruğu benzeri örmüş, kirli sakallı bir adam arabasını okaliptüslerin altına bırakıp,  harabelerin arasına giriyor, yere düşmüş bir sütun başlığına oturuyor. Avukat çantasına benzer bir çantadan bir kitap çıkarıp, okumaya sayfaları karıştırmaya başlıyor. Onu izliyorum, o da beni izliyor mu bilmiyorum. Işık yakmıyorum, karanlıkta oturuyorum o saatlerde.  Merak ediyorum, fakat yarı karanlık ortalık, adam neyin nesi ürküyorum, inmiyorum yanına, çalıların, ağaçların arsında kayboluyor.

Onun yanına gitmemek bir iki haftadan sonra zor gelmeye başladı. Onu, yine biraz izledikten sonra bir akşam, cesaret topluyorum,  harabelere inmeye ve adamın yaşam ritüelini anlamaya karar veriyorum. “İyi akşamlar” diyorum, yaklaşıyorum. Tuhaf. Adam bir meczup olmalı. Şaşırdığımı görüyor. Kitabını koyduğu taşın üzerinden alıyor ve okumaya başlıyor, kulak kesilmiş durumda ve şaşkınım: “Sessizliği her erdemin üzerinde tut. Boşboğaz ve iftiracı değiliz. Onun için yeniden doğumun sırlarını kimseye açıklama. Ben anlatarak, sen dinleyerek yeteri kadar düşündük. Sen artık gerek kendini, gerekse üstadını tanımaya başladın. Şimdi gerçeği bulmak için gerçeğin kendisi ol.

Bu adam alışıldık biri değil, kaçmalıyım düşüncesi yayılıyor kafamda. Tam kaçmaya hazırlanmışken, yeniden söze başlıyor: “Eski Mısır’da bilgelik Tanrısı TOT’u simgeleyen rahibin söylediği bu diyor. Şaşkın şaşkın karşısında duruyor, ne yapmam gerektiğini soruyorum kendime.  O kısık sesle sanki önünde çok dinleyeni varmış gibi okumayı sürdürüyor: “Burada duran canlar hep senin kardeşlerindir. Biz seni senden alıp, sana verdik. Seni sana teslim ettik. Sen sana sahip ol. Git yat şimdi. Başka gün yine gel”  

Seni senden aldık sana verdik,” bu cümle günümüzün aydınlanma kavramına mı denk mi düşüyor” sorusu takılıyor aklıma. Biz bugünün, yarının, geçmişin insanlarıyız. Yalnız bugünün insanlarıyla yaşamak sıkıcı ve yetmezdediğini duyuyorum şüphe içinde ayrılırken.

Ona verecek yanıt aramaya başladım. “Yaz, getir” demişti son duyduğum. En iyi düşünme şekli yazmak biliyorum. Akansu Sezen’i dinledim gece. Balkonu dar ettim, yürüdüm. Yazdım, yürüdüm, düşündüm, yazdım, yürüdüm, düşündüm. akan suyu dinledim. Meçhul adamı bekledim üç gün. Yazdığımı verdim ona gelince: 

Yazdıklarını okuyalım artık kardeşlerimize, dalgaları, rüzgârı, kuşları dinlemişsin, Sezen’in sesi var dizelerinde, sözün varmış meğer söyleyecek

Kardeşlerim kim.

Onlar seni biliyor. Yarın erken gel

Islak tarlalardan, nohut dolu ambarlardan, oynak bulutların altından geçtik. Arkadaşları adımı biliyordu. Beni bekliyorlardı. Bilmediğim bir hasreti bitirir gibi sarıldılar bana. Yazdığımı okumuşlar. Dostların arasında duyumsadım kendimi. Güzel sözler dinledim. Sözler senin, sözler senin güzelin, sözlerin sensin, saklı kalmışlar. Sözlerin çıkacak aydınlığa.”(devam ediyor)

 – İstersen katıl bize, istemezsen yolun açık olsun. Sözlerin saklı kalmasın sende, sözlerini çekmelisin derin kuyudan, indirmelisin bulutlardan, dildir yücelten. Yüz bin yıllar geçti insanın yazabilmesi için,

  -Mısırlı Rahip’i dört bin yıl sonra dinlediğin gibi, dalgaları dinlediğin gibi, seni de dinlesinler bin yıllar sonra.   

 Tekâmül, gelişim, dönüşüm, mükemmellik, ilerleme, gaye yazdım defterime. Defne dalları getirdiler evime….   

Adınız var mı sizin, adınız ne sizin dedim. 

Soli Dostları dedi sözcü, Soli Pompeipolis eski kentin adı

Su verdim geldiklerinde. Kitabını yazdık birlikte, sütunları diktik yeniden..Müze oldu şimdi eski kent. Gözlerimi kapatıyorum, denizi, rüzgârı dinliyorum bazı geceler. Soliler geçiyor önümden, bir koro şarkı söylüyor. Dürtüyorum kendimi. Gerçek mi değil mi, bilmiyorum.