Baha AKINER

Birinci Dünya Savaşı’nın yaşandığı, yokluklarla, zorluklarla dolu yıllardır. 20 Ekim 1912’de, Van’da doğar Mehmet…

Evet, asıl adı Mehmet. Annesini babasını hiç tanımadı. Sonraki yıllarda Ermeni olduğuyla ilgili sorulara şöyle cevap verdi bir röportajında: “Kimselere anlatmadım. Öksüz olduğumu kimseye söyleyemedim. Toplumumuzda hâlâ aşiret anlayışı var. İlk iş, ‘kimlerdensiniz?’ derler. Kimsen, kimsin! Ne olduğunun, nerede doğduğunun, kimin çocuğu olduğunun ne önemi var? Kendini yetiştirmiş olmanın önemi hâlâ anlaşılamadı…”

Kendisine bakamayacağını düşünen bir yakını tarafından, Van’dan Adana’ya getirilir. Çocuğu olmayan, fakir bir ailenin yanına verilir. Mehmet; onları, amcası ve yengesi bilir. Bu ailenin yanında; keçi, inek ve tavukların bakımından sorumludur…

6 yaşına geldiğinde, Adana düşmanlar tarafından kuşatılmıştır. Düşman azabından Toros Dağları’na sığınan Adanalılar, bu göçe “Kaç-kaç” adını vermiştir. Genç Mehmet ve ailesi de; bu “Kaç-kaç” yıllarında, göç halinde bulunmuşlardır…

Bu göç; toplulukların içerisinde kaynaşan genç Mehmet’in, birçok türküyü öğrenmesine vesile olmuştur. Ne yaparsa yapsın, yengesi O’nu sevmez ve istemez. O zamanki adıyla Dar-ül Eytam’a, öksüzler yurduna verilir…

“Oyun denen bir şeyin var olduğunu o zaman öğrendim, içim içime sığmıyordu, şaşkındım…” der yıllar sonra o günleri anlatırken…

***

1925’te; Ankara’da Müzik Öğretmen Okulu kurulunca, öksüz yurtlarında müziğe yetenekli çocukların, bu okula yollanması için bir bildiri yollanır…

Okul arkadaşı Şaban’la birlikte sınava girerler. Mehmet sınavı kazanır. Müdür, “Bu yıl Şaban’ı kazanmış gibi gösterelim. Sen nasılsa seneye yine sınava girersin, kazanırsın” deyince kabul eder. Bir yıl sonra sınavı kazansa da, öksüzler yurduna yeni bir bildiri gelir: “Okulu bitiren tüm çocuklar zorunlu olarak askeri okullara girecek…”

Bu bir çocuk için ne kadar zordur tahmin edersiniz. 2 kere sınavını kazandığı, hayâlindeki Ankara Müzik Öğretmen Okulu yerine, İstanbul Halıcıoğlu Askeri Lisesi’ne gider…

İstanbul’daki Halıcıoğlu Askeri Lisesi’ne gelince; o zamanki adetten, arkadaşlarıyla birlikte gerçek isimlerini bırakarak kibar isimler almaya karar verir ve Ruhi ismini alır…

İstanbul Öksüzler Yurdu öğrencileri; Ruhi’yi, Ahmet Muhtar Bey’le tanıştırırlar. Akşam oldu mu kantinde ağabeyleri, “Hadi Ruhi çal!” derler ve Ruhi’ye keman çaldırırlar…

O günlerden birinde içeri giren okul komutanı, “Bu ne rezalet?” diyerek kemanı ayaklarının altına alır ve kırar. Okul komutanı bir kaç gün sonra, kemanın parasını vermek istese de Ruhi kabul etmez…

Aklı fikri, Müzik Öğretmen Okulu’na nasıl gidebileceğindedir. Ahmet Muhtar Bey, bir gün “Ankara’ya gelebilir misin?” diye sorar. Ruhi, hemen “Evet” der. Arkadaşları para toplar. İki kimliği olan bir arkadaşının kimliklerinden birini alır. Askeri okuldan kaçar ve Ankara’ya gider. Ahmet Muhtar Bey’i bulur…

Ahmet Muhtar Bey, Ruhi’nin kaçarak geldiğini duyunca “Eyvah” der ve Ruhi’yi Askeri Liseler Müdürlüğü’ne gönderir. Ruhi ağlayarak olanları anlatır. O’nu dinleyen albayın da gözleri dolar ve “Sen şimdi okuluna dön ve oradan bir dilekçe ile başvur” der…

Okuluna döner Ruhi; askeri okulla bağının kopması için, doktordan kendisini çürüğe çıkarmasını ister. “İltihabı yüzünden mektebe devam edemez” raporunu alınca, Müzik Öğretmen Okulu’na dilekçe yazar. “Yerimiz yok, alamayız” yanıtını alır. Çürüğe çıktığı için askeri okul ile de ilişiği kesilir, Adana Öksüzler Yurdu’na geri gönderilir…

Adana Lisesi’ne başlar. Oradan da Öğretmen Okulu’na geçer. Müziğe öyle âşıktır ki, teneffüslerde bile keman çalar hep Ruhi…

O sıralarda Adana’da bir sinemada sessiz filmler oynatılır. Sinemada bir de küçük bir orkestra vardır. Filmdeki sahnelere göre, bu orkestra müzik yapmaktadır…

Orkestradaki Avusturyalı Ervix, Adana Öğretmen Okulu’nun da keman öğretmenidir. Ruhi, ilk klasik batı müziği parçalarını O’ndan öğrenir…

***

Adana Öğretmen Okulu’ndayken, âşık olduğu bir ebe ile evlenir. Güngör adını koydukları bir oğulları olur. Eşi Ankara Numune Hastanesi’ne tayin olunca, tekrar Müzik Öğretmen Okulu sınavına girer ve kazanır…

Müzik Öğretmen Okulu’nda da tek hece olduğu ve kolay söylendiği için Su soyadını alır. Böylece adı, Mehmet Ruhi Su olur…

Ruhi Su’nun klasik müziğe adım atmasına vesile olan kişi; öksüzler yurduna bir keman aldırarak, Ruhi’yi kemana başlatan, müzik öğretmeni Mehmet Tahir’dir…

Ruhi Su; konservatuvarın opera bölümünde öğrenciyken, bir hocasının, “Keman çalmasının ses tellerine zarar vereceğini ve sesinin zayıf çıkacağını, bir tercih yapması gerektiğini” söylemesi üzerine, keman çalmayı bırakmak zorunda kalır…

1936’da, Devlet Konservatuvarına, Opera Sanatçısı olarak başlar. Operadaki görevi yanında; 1942-1945 yılları arasında, Ankara Cebeci İkinci Ortaokulu’nda ve Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’nde müzik öğretmenliği yapar. Şan derslerinde halk türkülerini öğretir…

Ruhi Su; bas bariton olarak, Ankara Devlet Operası ve Balesi’nde, birçok ünlü operada rol alır. Hasanoğlan Köy Yüksek Enstitüsü’nde çalıştığı yıllarda; aynı enstitüde müzik öğretmenliği yapan, Âşık Veysel ile yakın dostluk kurar…

Konservatuarda türkülerini dinleyen hocalarından Markovich, TRT Ankara Radyo Müdürü Vedat Nemir Tör’e; Ruhi Su’dan övgüyle bahsedince, 15 günde bir, “Bas bariton Ruhi Su Türküler Söylüyor” anonsuyla sunulan bir radyo programına başlar…

Program çok ilgi görür. Din bezirgânları, her zaman yaptıkları gibi dedikoduları ve söylenti çarklarını döndürmeye başlarlar. “Alevi türküleri söylüyor, komünizm propagandası yapıyor” diye aleyhinde yapılan söylentiler nedeniyle, bir gün Mesut Cemil, “Ruhi’ciğim seni harcamayalım, bu programa bir müddet ara verelim” deyince; Ruhi Su “Ben bu yolda harcanmaya hazırım” dediyse de, radyodaki işine son verilir…

***

12 Kasım 1952’de; komünizm propagandası yapmaktan, sosyalist dünya görüşü nedeniyle ve Türkiye Komünist Partisi üyesi olmaktan, Ankara’da tutuklanır. Operadan ayrılmak zorunda kalır. 5 yıl hapis yatar. 20 ay da Konya Çumra’da emniyet gözetiminde kalır…

“Mahsus Mahâl derler, kaldım zindanda.
Kalırım kalırım, dostlar yandadır.
İki elleri kızıl kandadır, kanda.
Ölürüm ölürüm kardeş, aklım sendedir…”

1957’de hapisteyken söylediği; Mahsus Mahâl adlı türküsü, kendisinden önce tutuklanan, 2. eşi Sıdıka Hanım’la ilgilidir. Ve bu türküsünü, ‘Tabutluk’ diye bilinen hücrede hazırlamıştır…

Ruhi Su, türküler üzerinde en verimli çalışma dönemini ceza evlerinde geçirir. Bestelediği türkülerin çoğu bu döneme rastlar…

Hasan Dağı türküsü de tutuklu olduğu dönemde, diğer mahkûmlar gibi; bir başka mahkûmla birlikte, bileklerinden zincire vurulmuş bir halde, İstanbul’dan Ankara’ya götürülürken yazılmış bir ağıttır. Bu yolculukta mahkûmlar tuvalete bile, bağlı olduğu diğer mahkûmla gitmiştir…

“Hasan dağı, Hasan dağı!
Eğil eğil, eğil bir bak!
Sıkıyor zincir bileği.
Jandarmada din, iman yok…

Gidiyor, kalktı göçümüz.
Gülmez, ağlamaz içimiz.
İnsan olmaktı suçumuz…

Hasan Dağı, insan olmak!
Koçhisar üstünden bora,
Gülek bir karanlık dere.
Sıradağlar sıra sıra,
Çukurova ana toprak…”

***

Ruhi Su’ya, hapishanede bağlamasını vermezler. Bunun üzerine tutuklulardan Faik Şekeroğlu, o zaman kullanılan tahta paspas parçalarından O’na bir bağlama yapar ve 2 sene bu bağlamayla çalışır. Ancak 2 sene sonra izin çıkınca, Ankara’dan bağlamasını getirtir…

1954’te cezaevinde, Sıdıka Su ile Nevzat Hatko ve Behice Boran’ın şahitliğinde evlenirler. 1958 yılında her ikisi de tahliye olurlar. Oğulları Ilgın, 1959’da doğar…

Ailesinin geçimini sağlamak için, para kazanmak zorundadır Ruhi Su. İstanbul’da, Taksim Belediye Gazinosu’nda program yapmaya başlar. Atıf Yılmaz’ın; Karacaoğlan, Barbaros ve Lale Devri adlı filmlerinde halk müziği parçalarını seslendirir…

1950 yılında; Nâzım Hikmet’in çok bilinen, hani şu sözleri,
“Dörtnala gelip Uzak Asya’dan; 
Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan, 
Bu memleket bizim…

Bilekler kan içinde, dişler kenetli, 
Ayaklar çıplak ve ipek bir halıya benzeyen toprak, 
Bu cehennem, bu cennet bizim…

Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın. 
Yok edin insanın insana kulluğunu, 
Bu davet bizim…

Yaşamak; bir ağaç gibi tek ve hür 
ve bir orman gibi kardeşcesine, 
Bu hasret bizim…”

olan ‘Davet’ adlı şiirini, ‘Süvarinin Türküsü’ adıyla besteler. Bu yönüyle de,
Bir Nâzım Hikmet şiirini besteleyen ilk sanatçıdır…

Ruhi Su; 3 Haziran 1963’te, Nâzım Hikmet’in ölüm haberini aldığında ise,
“Karalı Bir Haber Düşmüş” ağıtını, bir türkü ezgisi olarak yorumlayıp söyler…

“Karalı bir haber düşmüş geliyor.
Bakır antenlere kardeş, gümüş tellere…

Ne bir ezan sesi, ne çan çalıyor.
Sabahın seheri kardeş, çıkmış yollara.
Sabahın seheri Nâzım Kardeş, çıkmış yollara…

Her hâli aklımda, aklımdan gitmez.
Sol yanım unutsa kardeş, sağım unutmaz.
Böylesi bir cana, ölüm kâr etmez.
Sürer tazelenir kardeş, gelir dallara.
Sürer tazelenir Nâzım Kardeş, gelir dallara…

Dedim ki bozkırda bir sarı ota.
Ateşin sönmeye kardeş, dumanın tüte.
Ola ki bir sabah, bir horoz öte.
Bu bizim türkümüz kardeş, düşer dillere.
Bu bizim türkümüz Nâzım Kardeş, düşer dillere…

Usta bildiklerinin sesine, dizelerine yaslanan ve okurlarına onların sesini hatırlatmak isteyen “Çıraklığı olmayan şair” Metin Altıok, dizelerinde şöyle seslenir Ruhi Su’ya:

“Günlerin savrulan köpüğünden geldiler, Ruhi ve Ruhi’ler.
Türkülerin Ruhi’si, sevdaların Ruhi’si! Birbirine el verdiler…”

***

Hayatı boyunca kısa dönemli koro çalışmaları yaptı Ruhi Su. Ama O’nun en önemli korosu; 1975 yılında Dostlar Tiyatrosu bünyesinde, ilk üyelerini sınavla seçerek kurduğu Dostlar Korosu’dur…

1978 yılında, romatizma şikâyeti ile gittiği hastanede, kemik iliği kanseri başlangıcında olduğunu öğrenir. 1980 yılında; 12 Eylül döneminin baskıcı yönetimi altında, çalışmalarına ara vermek zorunda kalır…

Bu suskunluk ve yılgınlık, ölümüne kadar sürecektir Usta’nın. Askeri yönetim, uzun süre yurt dışına tedavi için gitmesine izin vermez. Bir defaya mahsus olmak üzere izin çıkıp, Almanya’ya gittiğinde ise geç kalınmıştır artık. Yapılan tedavi sonuç vermez…

1985 yılının 19 Eylül Perşembe gününü 20 Eylül Cuma’ya bağlayan gece, kimse farkında değildir ama bir devir kapanır…

Türkü Baba, Ruhi Su’dur giden! Sesi boşluğa çıkar, artık duyulamayacak kadar uzaklaşır. 20 Eylül 1985 Cuma günü, bedenini toprağa gömerler…

Ruhun şâd olsun Türkü Baba, anısına ve muhteşem üretimlerine saygıyla…